menu Menü
Logo Yengi Mecmua

Sahra-yı muhabbetde o divanelerüz kim

Mecnun-ı melametzede en akilimüzdür



BİZ NAPIYORUZ? Önceki AKİF NEDEN MANZUME YAZDI? Sonraki

BİR KAMERA BİR TRİPODA YENİLECEKSİNİZ

Türk silahlı iş adamlarından (!) Sedat Peker’in geçtiğimiz yıl 10 bölüm çektiği video serisi toplamda yaklaşık 110 milyon kez görüntülendi. Her videosunun ortalama 10 milyondan fazla görüntülenme aldığı ve milyonlarca kişi tarafından takip edilen bu serinin Türk siyaseti açısından önemi ayrı ve değerli bir çalışma konusu. Peki, Sedat Peker’in bir edebiyat dergisinde ne işi var?

Söz, tarihin her döneminde vardı. Bu yazı ile yahut bugün konuştuğumuz dil ile sınırlı bir konu değil. Fakat kayıt dediğimiz unsur sözün aktarımı ve anlaşılmasınıfarklılaştırdı. Kayıt tekniği sözü hem kendisine göre şekillendirdi hem de sözün tarihin farklı dönemlerine veya kitlelere ulaşmasını sağladı.

RolandBarthes, dilbilimcilerin aksine, yazının iletişim fonksiyonundan ziyade saklama fonksiyonuna dikkat çeker. Saklama esasen kayıt tutma dediğimiz şeydir. Bu işlev “Söz uçar yazı kalır.” ifadesinde, yazı ile kastedilendir. Arkeolojik ilk yazı örneklerinin şifreleme mantığı ile kurulması veya vergi ile ticari hesapların kaydını tutma maksatlı ibarelerin üretilmesi ilk yazı teknikleri olarak görülebilir ve hemen hepsinde iletişimden ziyade kayıt fonksiyonu esastır.

Yazının bir diğer fonksiyonu da dışa dönük olanıdır. Bu yazının farklı kişilere ulaşması, anlaşılması yani bir iletişim sağlaması ile ilgilidir. Tarihsel süreçte yazıdaki sembollerin sistemli bir alfabeye dönüşmesi ve harflerin oluşmasıyla beraber yazının iletişim fonksiyonunda bir gelişme sağlandığı söyleyebilir. Ancak asıl gelişme bu fonksiyonu kitlesel bir hale getiren matbaa ile gerçekleşti. Bu konuda bahsi geçen dönüşümlerle ilgili Barthes şöyle söylüyor:

Büyük mutasyonlar, büyük tarihsel olaylar aracılığıyla gerçekleşmez, kopmalar aracılığıyla gerçekleşir, yani genel olarak Rönesans diye adlandırılan dönemlerle: yerleşik değerler dizgesinin mutasyona uğraması söz konusudur ve yazı da bu dönüşüme katılır çünkü yeni yerleştirilen değerler, yeni bir üretim ve dağıtım düzenine gereksinim duyarlar. XII. yüzyıl Rönesans’ında, Gotik olarak adlandırılan yazı düzenlenmiş ve Avrupa’ya yayılmıştı; büyük Rönesans’ta (XV. yüzyıl) elyazmasındanbasılı kitaba geçilmişti ve bugün de, hümanist değerlerin kriz içinde bulunduklarının herkes tarafından kabul edildiği bir dönemde, yeni bir yazı arayışı kendini gösteriyor: görüntü ve seslere dayalı bir yazı.” [1]RolandBarthes, Yazı Üzerine Çeşitlemeler, Yapı Kredi Yayınları

Barthes’in ifadeleri esasında yazının farklı bir yöne doğru ilerleyeceği noktasınaişaret ediyor.Bu sözlerin yazıldığı 1970’lerden günümüzedeğin bahsi geçen mutasyonun devam ettiği söylenilebilir.

1877 yılında fonografın, 1887 yılında gramofonun, 1895 yılında sinematografın icadı ile ses ve görüntü kaydı imkanları 19. yüzyılda filizlenmeye başladı. 20. yüzyılda ise hareketli bir görüntünün sesle beraber kaydedilmesi tekniği sözü temelinden etkileyecek bir durumdu. Jean-ClaudeCarriere, Umberto Eco ile bir söyleşisinde farklı kayıt yöntemleri ile geliştirilen icatların kendi dilini oluşturması hakkında şöyle diyor:

“Siz ve ben, tarihte ilk olarak yeni diller icat eden yüzyılda doğduk. Söyleşimiz yüz yirmi yıl önce geçseydi, yalnızca tiyatroyla kitaba değinebilecektik. Radyo, sinema, insan sesinin ve diğer seslerin kaydedilmesi, televizyon, dijital görüntüler, çizgi roman var olmayacaktı.” [2]UmbertEco, Jean-ClaudeCarriere, Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Can Yayınları

Söyleşinin devamında her tekniğin kendine özgü yeni bir dil kurduğunu söylerken akabinde roman ve senaryo örneklerini veriyor. Bu durum yukarda bahsettiğimiz kayıt imkânın söze etkisi ile ilgilidir.

Şimdi bunca şeyi neden anlattım? Sedat Peker ile konunun alakası ne? Uzaklaştık, biraz yaklaşalım.

Aslında sözü getirmek istediğim iki temel nokta var bu yazıda onlara elimden geldiğince değinmek istiyorum. Bunlardan birincisi kayıt teknikleri arasındaki farklılık ile ilgili. Barthes’in işitmeye ve görmeye dayalı olarak ayırdığı iki farklı dil yetisi durumu burada karşımıza çıkar. Yazının icadı ile el ve yüz arasında iki denge oluşmuştur. (Burada bahsettiği el ve yüz ifadelerinin, vücudun sözü oluşturan kısımlarını belirttiği kanaatindeyim) İşitmeye ve konuşmaya dayalı dil ile yüz kendi dilini edinirken, el de görmeye ve çizme hareketine dayalı bir dil edinmiştir. Bahsi geçen el ile yüz arasındaki ayrım, bir zorunluluktan ve söze gayr-ı şahsilik kazandırmasından dolayı tercih edilegelmiş yazıdan kaynaklanmaktadır.

Yazı, temelde dile getireceği sözün bir şifreleme yöntemi ile karakterlere dökülüp akabinde o şifreyi çözmeyi bilen biri tarafından açığa çıkartılmasıdır. Bu şifrenin harf veya kelime bazlı olması fark etmez. İfade etmeye çalıştığı sözü dolaylı olarak aktarır. Video kaydında ise bu tarz bir şifreleme yoktur. (Elbette ki şifreleme her zaman olacaktır, dildeki tüm ibareler anlamın/sözün şifrelenerek aktarımı olabilir.) Kamera önünde söz söyleyen kişi jest, mimik, el ve kol hareketleri, yüzündeki izler, kıyafeti, bulunduğu mekân ve tüm dış unsurlar ile kayıt altındadır. Yani video yazıya nazaran söze daha dolaysız bir kayıt ve aktarım imkânı kazandırmıştır.

Yazının gayr-ı şahsilik boyutunu da videoda göremeyiz. Eğer kişinin elinden çıkmadıysa ve kendine has semboller veya ibareler içermiyorsa (ki bunları fark etmek bir hayli zordur) ortadaki sözün kime ait olduğu anlaşılmaz. Geçenlerde Turgut Uyar’dan bir şiir okuyordum liseden alt dönemlerime. Şiiri okurken bir hayli yükseldim, bir arkadaş da yanımda fon olarak klarnet çalıyordu. Anlayacağınız eşsiz ve bize ait bir ortam yakalamıştık. Şiir bittikten sonra çocuklar çok güzel yazmışsın abi demişlerdi. Tabi ki üniversite öğrencisi ve şiirle yakından ilgili olmayan kişilerin şiiri kimin yazdığını bilmemeleri burada bir kıstas değil. Bahsetmeye çalıştığım şey onlara şiirin benim olduğunu düşündüren şey. Onların eline kâğıdı tutuştursaydım şiiri bana atfetmeyeceklerdi çünkü. Video kaydında ise yukarıda bahsettiğim eşsiz ve gerçek anı daha çok yaşarız, o mekânın içine girer o karakterlerin yüzlerini görür seslerini duyarız. Sözler onlara ait olmasa dahi artık onlarındır. Mesela babaannem televizyondaki karakterlerin gerçekten o hikâyeyi yaşadıklarını düşünüyordu, özellikle kaynana-gelin hikayelerinin olduğu amatör muhafazakâr televizyon filmlerinde kendisinin de o hikâyeyi yaşadığını düşünüyordu. Başka bir örnek olarak biz küçükken kendini Spider-man’in kankası zanneden ve 7. kattan atlayan bir çocuk vardı. Yere düşünce her tarafı kırılmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Yine uçacağını söylüyordu.

Bahsettiğimiz bu temel farklılıkların yanında video kaydı dış unsurlar bakımından da oldukça çeşitli bir imkân sunar. Bu unsurlar çeşitli eklemeleri, kesintileri ve düzenlemeleri içine alır. Söz nasıl ki yazılı kayıtta kâğıt üstünde bulunan noktalama işaretleri, cümle düzeni, paragraf düzeni, font, punto, boşluk ve başlıklardan bağımsız değilse videodaki dış unsurlardan da bağımsız değildir. Fakat video kaydının bu konuda söze de daha geniş imkanlar kattığı bir gerçektir. Öncelikle onu gerçeğe, mekân/zaman düzlemine yaklaştırır. Türkçede “kâğıt üstünde” diye bir ibare vardır. Bu ibare gerçek olanın, işin aslının farklı olduğunu ifade etmek için kullanılır.

Sedat Peker’e dönecek olursak onun çektiği video serisinde şu unsur dikkatimizi çeker. Karşımızda bir masadan izlediğimiz; kendi kolları, gövdesi, yüzü ile arkaya yerleştirdiği bir takım yazı ve dekoratif sembollerin bulunduğu bir kadraj vardır. Bu kadraj bizi mekânın içine sokar, adeta masanın karşı tarafında onunla göz hizasında oturan bizizdir. Yahut Sedat Peker bir anda odamızda, masamızda, yatağımızda belirmiştir. Bu mekânsal birleşme söylenen sözü de daha gerçekçi kılar.

Videodaki konuşan ise Sedat Peker’in kendisidir. Jestlerin, mimiklerin, vurguların, bağırmaların hatta yeri gelince feryat etmelerin, esprilerin, kahkahaların havada uçuştuğu bir konuşma vardır karşımızda. Oldukça nev-i şahsına münhasır ve kendini izleten bir adam olması,bahsettiğimiz gerçekçilik etkisini kuvvetlendirir. Bir de bahsi geçen videoların düz bilgi içermediğini, şahsi bir hikâyenin ve tabiri caizse bir kan davasının parçası olduğunu unutmamalıyız. Düz bir haber ya da incelemeden ziyade bir dert yanma ve sohbet izleriz.

Peki, bahsi geçen etkiler yazılı bir metinle sağlanabilir miydi? Videolardaki iddia ve ithamların önceleri farklı haber sitelerinde yayınlanmış hatta bazı çevrelerce konuşulan şeyler olmasına rağmen bunca insanın ilk defa dikkatini çekmesinde ve aylarca gündemden düşmemesinde kullanılan kayıt tekniğinin oldukça fazla payı vardır. Çünkü biri, sizi karşısına alıp konuştuğunda ona kulak verir dikkat kesilirsiniz. “Karşısına alıp konuşmak” ifadesi zaten önem ve değer vermeyi, samimi ve dürüst olmayı çağrıştırır.

Bu yazıda değinmek istediğim ikinci konu ise yeni kayıt imkanlarının kolaylaşması ve yaygınlaşması ile ilgili olacaktı. Fakat lafı baya dolandırmışız. İsterseniz bu konuyu farklı örneklerle bir sonraki yazıda ele alalım.

Dipnot

Dipnot
1 RolandBarthes, Yazı Üzerine Çeşitlemeler, Yapı Kredi Yayınları
2 UmbertEco, Jean-ClaudeCarriere, Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Can Yayınları


Önceki Sonraki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İptal Yorum gönder

keyboard_arrow_up