menu Menü
Logo Yengi Mecmua

Sahra-yı muhabbetde o divanelerüz kim

Mecnun-ı melametzede en akilimüzdür



ÖRGÜ Önceki TANRI KAÇIRAN Sonraki

ROMANIN ÖLÜMÜ VE ŞİİRİN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ ÜZERİNE

İki ay kadar oldu sanırım. Twitter’da ve Twitter ile bağlanılan o soru cevap sitesinde (curiouscat) romanın öldüğünü, ölü bir sanat olduğunu filan söyledim. Buna itiraz edenler oldu. Hatta romanın şiire karşı üstün olduğunu söyleyecek kadar bokunu çıkarttılar. Ben de bu fikrimin sebebini hülasa eden bir yazı yazmaya karar verdim:

Roman öldü diyoruz, birileri de en az 200 senedir şiir öldü diyor. Bunların hangisi doğru? İkisi de mi doğru? İkisi de mi yanlış?

Bi defa bu iki önerme arasında doğru-yanlış hiyerarşisinden önce daha temel bir fark var. Mantık ve felsefe literatüründe yaygın kabul görmüş bir ayrım vardır: Bir şeyin doğru veya yanlış olmasıyla, mantıklı veya saçma olması farklı şeylerdir. Bu bağlamda benim “roman öldü” deyişim doğruluğu-yanlışlığı bir tarafa hiç değilse mantıklı, anlamlı bir cümledir. İnsansoyunun dünyadaki varlığı devam ederken şiirin ölümünden söz etmek ise mantıksız, saçma bir laftır, muhaldir. Bunu biraz açalım:

Roman dediğimiz şey tarihsel bir meseledir. Var olması için bir takım tarihi şartların gelişmesine ihtiyaç duyar. Bu tarihsel şartları ister burjuvazinin ve kapitalizmin doğması, ister matbaanın icadı ile açıklayın, isterseniz Cemil Meriç’in yaptığı gibi Hristiyan dünyadaki pornografik(teşhirci) yapıyla temellendirin [1]“Batının ilk romanlarından biri Topal Şeytan. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşadır.” Meriç (2018). Bu Ülke. … Continue reading

    her halükarda romanın doğumunu tarihsel sebeplerle izah etmek zorundasınız. Bu sebeplerin tamamının fazla indirgemeci olduğunu, romanın bunlardan bağımsız olarak da ortaya çıkabileceğini pekâlâ söyleyebilirsiniz. Ama bu takdirde bile gidebileceğiniz yer en fazla yazınının kullanılmaya başlaması ve okur-yazarlığın ortaya çıkmasıdır.

Yani romanın doğması için gereken asgari şart yazıdır. Çünkü roman, şiirin aksine söylenen bir şey değildir, söz değildir. Ancak yazılabilen bir şeydir. Yazı ise başlı başına tarihsel bir olgudur (hatta tarih literatüründeki hâkim telakkiye göre tarihin başlangıcıdır).

Romanın varlık şartı (yazı) tarihsel olduğuna göre roman da tarihseldir ve tarihsel olayların-olguların ömrü insanoğlunun ömründen kısadır.  Dolayısıyla insanın dünyadaki yolculuğu devam ederken romanın öldüğünden ya da öleceğinden bahsetmemizde en azından mantıken bir çelişki yoktur.

Ancak konu şiire gelince iş değişir. Sebebi basit: şiirin var olması için gereken asgari şart yazı gibi tarihsel değildir. Nedir öyleyse? Dildir. Evet, dilin varlığı şiirin varlığı için yeter şarttır. Dil ise tarihsel değil, varoluşsal (hadi biraz entellik yapalım; ontolojik) bir olgudur. Çünkü insan dediğimiz varlığı dilden bağımsız olarak düşünemiyoruz. Dil sadece şiirin değil bir anlamda insanın da varlık şartıdır. Dolayısıyla şiirin varlık şartı olan dilin varlığı devam ettikçe (ki bu insanın varlığı devam ettikçe demektir) şiir de varlığını sürdürecektir. Başka bir deyişle şiirin ömrü en az kıyamete kadar devam edecektir.

Belki de bu yüzden “ilk roman”ın ne olduğu konusunda bir tartışma var. Don Quijote diyebilirsiniz, Robinson Crusoe diyebilirsiniz, Hay Bin Yakzan diyebilirsiniz… Ama bir “ilk roman” olduğu konusunda hemfikiriz. Yani en azından romanın tarihsel bir başlangıcının olduğu konusunda hemfikiriz.

Şiir için ise böyle bir şeyin mevzubahis olmadığını aklı biraz bu işlere eren herkes bilir. İlkel, Medeni, Barbar, Klasik, Modern… Her toplumda şiir vardır. Çünkü insanın olduğu yerde dil, dilin olduğu yerde söz, sözün olduğu yerde şiir vardır. Elbette zamansal olarak ilk defa şiir söyleyen bir kimse olmuştur (ki bu kişinin Habil’in ölümünden sonra Hz. Âdem olduğu da rivayet edilir). [2]Yaygın bir inanıştır. Hz Adem’in, oğlu Habil için yazdığı rivayet edilen mersiyeden: “Değişti dünya, üstündekiler de; Çirkin [artık] yeryüzü ve karanlık. Tadı ve … Continue reading ama bu zamansal öncelik tarihsel değildir, varlığını kurumsal veya teknik bir gelişmeye borçlu değildir.

Şiirin insanlığın ömrüyle mukayyet olduğunu, romanın ise insandan daha kısa bir ömre sahip olduğunu söyledik kabaca. Peki, roman gerçekten öldü mü? Öyle ya bir şeyin ölümlü olması başka şey, ölmüş olması başka şey:

Romanın tarihsel serencamına baktığımız vakit işin zirvesinin 19 yüzyıl olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Turgenyev gibi Rus yazarların bu döneme ait neredeyse yazdıkları her şey bugün klasik niteliğindedir. Aynı yüzyıl Avrupa’da da Balzac, Hugo, Stendhal gibi isimlerin eser verdiği asırdır.

Peki, bu parlak asrın hemen takipçisi olan 20. yüzyıl, roman açısından aynı parıltıya sahip mi? Bana sorarsanız bir bakıma evet. Dünyanın, neredeyse çeyrek asır içinde tarihin en büyük iki savaşına tanıklık ettiği 20. Yüzyılın ilk yarısında edebiyat tarihine damga vuran romanlar yazıldı. Kafka’nın “Dönüşüm”ü, Camus’nun “Yabancı”sı, Celiné’nin “Gecenin Sonuna Yolculuk”u bunlardan yalnız birkaçı.                                                         

Bununla birlikte 20.yüzyılın ilk yarısı, aynı zamanda romanın teknik olarak bazı mutasyonlara uğradığı bir dönemdir. İlerleyen yıllarda postmodernlerin başka yöntemlerle birleştirerek sulandırdıkları bilinç akışı, üst-kurmaca gibi teknikler, bu dönemde romancılar arasında popüler hale gelmiştir.

Fakat bana sorarsanız tüm bu mutasyonlara, dönüşümlere rağmen roman dediğimiz tür; bu dönemde (20.yy ilk yarısı) hâlâ özgünlüğünü, orjinalitesini korumayı başarmıştır. Romanı roman yapan hususlar (kurgusal bir evren kurmak gibi)  bir anlamda türün içinde canlı ve işlevsel kalabilmiştir. Bir başka deyişle Gogol’un 1840’ların sonunda başında yazdığı Ölü Canlar ile Celiné’nin 1940’ların sonunda yazdığı Gecenin Sonuna Yolculuk; aralarındaki bütün teknik farklara rağmen aynı türün birer ürünüdürler ve her ikisi de kendi dönemlerinde yazıldıkları çağa dair büyük birer anlatıyı okura sunabilmişlerdir. Bu demektir ki 20.yüzyılın ortalarına kadar roman hâlâ hayatiyetini sürdüren bir tür olarak karşımızdaydı.

Mademki kronolojik ve çizgisel biçimde romanın son 200 senedeki serencamını hülasa ettik. İşin nihayetine değinmeden olmaz:

İkinci Dünya Savaşı bir anlamda globalizmin zaferiyle sonuçlandı. [3]Savaşın galibi olan müttefik kuvvetlerin hangi devletlerden oluştuğuna bir bakalım: SSCB, Fransa, ABD, Birleşik Krallık. Bu devletlerin müşterek noktalarını tespit etmek zor değil, hepsi … Continue reading

 Bunun neticesinde 1950’lerde ve 60’larda dünyanın pek çok ülkesinde televizyon yayınlarının gelişmesi, daha sonra internetin gelişimiyle esas kimliğini bulacak olan dijital çağın ve bir enformasyon fırtınasının başlangıcıydı.

Postmodernizmin ve postmodern romanın ortaya çıkışını bütün veçheleriyle ele almak bu yazının hacmini fazlasıyla aşacaktır ama romanın güncel durumunu anlamak için bu enformasyon fırtınası ile birlikte postmodernizmin doğmasına yol açan bir husustan daha söz etmem gerekli:

20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bilim dünyasındaki hakim paradigma sarsılmaya başladı. Evreni, tabiatın işleyişini belli yasalar çerçevesinde tamamıyla açıkladığı düşünülen Newton fiziği çökmeye başlamış, 1950’li yıllara gelirken bu çöküş epey hızlanmıştı. Gelinen noktada artık Newton fiziğini önemli ölçüde geçersiz bırakan bir “kuantum fiziği” ve kozmolojisi söz konusuydu. Einstein’ın zaman ve hareket gibi şeyler için söylediği “izafiyet” durumu tüm evrene teşmil edilir hale gelmişti. Öyle ki dünyada kusursuz işlediği düşünülen yasaların bile astrolojinin gelişmesiyle birlikte atmosferin dışında çalışmadığı yahut farklı olasılıksal durumlarda çalıştığı kabul edildi. Bütün bunlar bilim dünyasında radikal bir rölativitenin (görelik, görecelilik) yerleşmesine yol açtı.

Bu rölativist bakış, bilim literatürüyle sınırlı kalmayıp felsefeye ve tabi ki edebiyata sıçradı. Artık yalnızca doğa yasaları, maddenin yapısı, zamanın mahiyeti gibi konularda değil; gerçek, hakikat, doğru, ahlak, erdem, meşruiyet gibi hususlar da göreli, çok renkli ve antirealist [4] “Antirealizm” derken kast ettiğim şey, bir sanat akımı olarak realizmin tam karşıtı bir pozisyondan ziyade; gerçeklik fikrinin tamamen reddedilmesi, yok sayılması. bir perspektifte ele alınır oldu. Edebiyat söz konusu olduğunda budurumdan payını en çok alan tür ise romandı.

Postmodern romanı doğuran iki unsur üzerinde durduk: enformasyon ve rölativite. Bunlar niçin romanın doğasını değiştirdi? Şunun için:

Enformasyon patlamasının roman üzerindeki tesiri, en temelde romanın yukarıda evren kurmak diye söz ettiğim özelliğinin iğdiş etmesi olmuştur. (Yok etmesi demiyorum zira postmodern romanda daha fantastik ve antirealist bir çerçevede bir evren kurma özelliği devam etti, fakat bu bir manevradan ibaret olduğu için güçlü bir gelişme sağlayamadı.)

Rölativitenin hakim paradigma haline gelmesi ise romandan hakikate dair bir önermeyi, bir tezi savunma işlevini aldı. Roman eleştirilerinin en yaygın klişelerinden biri “tezli” sıfatıdır. Bu menfî bir sıfat olarak kullanılır. Hâlbuki postmodernizm romanı teslim alana dek yazılmış bütün romanlar birer “tezli roman”dır. Ancak genelde daha kaba, somut veya politik tezleri savunan romanlar bu eleştiriye maruz kalır. Fakat postmodernizmin en başarılı unsurlarından olan rölativitenin yükselmesiyle birlikte roman bu özelliğini de kaybeder. Antirealizmin hâkim olduğu bir dünyada roman hangi önermeyi, hangi tezi, hangi gerçeklik iddaasını savunabilir ki?

 Nihayet roman, bu gibi başat özelliklerini kaybedince rölativite ve enformasyon karşısında daha fazla direnemedi ve bunlarla uzlaşmak üzere yeni bir forma büründü. Üst kurmaca, metinlerarasılık gibi tekniklerin gelişmesi de bu uzlaşmaya hizmet etti. Fakat romanın postmodernizmin kucağına oturması da onu diri tutmaya yetmedi; çünkü bu yeni form ne estetik açıdan ne de pratik olarak güçlü bir yapı arz etmekteydi.

Geldiğimiz noktada roman; artık hiçbir işlevsel tarafı kalmamış, sanatsal tarafı ise oldukça cılızlaşmış ve belki ismi dışında romanın otantik haliyle hiç bir bağı kalmamış bir tür olarak varlığını sürdürüyor. (Belki denilebilir ki: öyleyse roman otantik haline geri dönsün, tekrar klasik veya modern tekniklerle yazılsın. Bu romanın kaybettiği canlılığı tekrar yeşertmez mi? Hayır, çünkü romanın postmodernizme teslim olması zaten klasik ve modern romanın işlevini yitirmesi sebebiyleydi.)

Sonuç olarak roman belki henüz ölmedi, fakat can çekişiyor; yaralı bir böcek gibi. Daha fazla eziyet çektirmeden öldürsek mi?

Dipnot

Dipnot
1 “Batının ilk romanlarından biri Topal Şeytan. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşadır.” Meriç (2018). Bu Ülke. İletişim. s. 121
2 Yaygın bir inanıştır. Hz Adem’in, oğlu Habil için yazdığı rivayet edilen mersiyeden:

“Değişti dünya, üstündekiler de;

Çirkin [artık] yeryüzü ve karanlık.

Tadı ve rengi olan her şey değişti,

Güzel yüz ve neşe azalıp bitti

Ne yazık oğlum Habil’e!

Öldürüldü de [şimdi] toprakta yatıyor”

                                                            *Devletşah  Tezkiresinden, çeviri: Gökdeniz Baş

3 Savaşın galibi olan müttefik kuvvetlerin hangi devletlerden oluştuğuna bir bakalım: SSCB, Fransa, ABD, Birleşik Krallık. Bu devletlerin müşterek noktalarını tespit etmek zor değil, hepsi varlıklarını sömürgeciliğe borçlu, emperyal devletler. Böyle bakınca Amerikan/Sovyet ittifakı şaşırtıcılığını kaybediyor.
4 “Antirealizm” derken kast ettiğim şey, bir sanat akımı olarak realizmin tam karşıtı bir pozisyondan ziyade; gerçeklik fikrinin tamamen reddedilmesi, yok sayılması.

Arat Osman roman şiir


Önceki Sonraki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İptal Yorum gönder

keyboard_arrow_up