Bil ki kızım tüm bunlar hiçbir işe yaramaz,
Fakat başka bir şeyde bunları bulamazsın
İste güneş ve gülü; kuruş sahtedir biraz:
Annenin ısısıyla dondurma alamazsın.
SÜLEYMAN ÇOBANOĞLU| ÂSÛDE’YE ANTOLOJİ HAZIRLARKEN
Şiirin işe yaramaz bir iş olduğunu kabul etmeliyiz. Dünyada tıkır tıkır işleyen işlerin işlemeye devam etmesi yolunda şiirin üstleneceği bir vazife yoktur. Aksine şiirle kurduğumuz irtibat dünyada dönüp duran işlere karşı içimizde bir soğukluk, bir ikrah gelişmesine sebep olur. İsmiyle müsemma şekilde alçak bir yer olan dunyā’dan koparıp bize başka bir âlemin kokusunu ve sesini duyumsama imkânı veren şey şiirdir.
Bunları söylerken kabaca bir dünyevi-uhrevi ayrımı yaparak şiiri “uhrevi olan” sınıfına mı sokuşturuyorum acaba? Hayır. Daha ziyade şunu söylüyorum: Dünyanın kendine mahsus bir gürültüsü ve şiirin kendine mahsus bir tınısı vardır. Bu iki ses birbirinin yerine ikame edilemez. Şiirin tınısını işittiğimizde artık dünyanın ötesinde bir âlemde gölgelenmekteyizdir. Bu âlem dünyadan daha tehlikeli bir diyar bile olabilir (bu yüzden mutlaka uhrevidir diyemeyiz). Ancak dünyanın dışında, ötesinde olduğu muhakkaktır.
Kapalı şeyler söylediğimin farkındayım. Sözü teknik bir yere çekmek için bu yazıda da Ahmet Haşim’den bir alıntı yapalım: “Denilebilir ki şiir, nesre kâbil-i tahvîl olmayan nazımdır.” (“Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı yazısından.)
Haşim’in pek sarih şekilde ifade ettiği bu mesele kritik bir şey. Evet, şiir nesir yoluyla söylenemeyecek sözdür. Her mısra ancak öyle söylenebileceği için öyle söylenmiştir. Bu özgünlüğe sahip olmayan hiçbir söze şiir diyemeyiz!
Burada yalnızca nesir ve nazım arasındaki formel farkları kastetmediğimi vurgulamak isterim. Aslında nesir, bir bakıma dünyadaki işlerin yürütülmesinde cari olan dildir. Bu bağlamda şiirin nesre tahvil edilemez oluşunun yanı sıra nesir de şiire çevrilemez. Yine kendi kapalı üslubuma dönerek şöyle toparlayayım: Dünyada dönüp duran işlere mahsus düşünüş biçimiyle fikrettiğimiz şeyleri, şiirsel yöntemlerle (formel olarak) yeniden söylediğimizde ortaya çıkan şey şiir değildir.
Elbette ideal bir şeyden söz ediyorum. Yoksa evvelden beri şiirin dışında kalan kavrayışlarla elde ettikleri kanaatleri, bilgileri, fikirleri… şiirin yapısal unsurlarını kullanarak dile getiren insanlar olmuştur ve bu insanlar “şair” de kabul edilmişlerdir. Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şöyle söylediği bilinen bir şeydir:
“Eğer doğduğum yerde (Horasan) kalsaydım âlim olurdum. Bu topraklar (Anadolu) bana şiir söyletti.”
Bu söz genellikle Anadolu topraklarının şiirle bağını anlatmak adına nakledilegelmiştir. Fakat diğer bakımdan bu itirafın şiirin (yukarıda söz ettiğim) sınırlarının dışına çıkmanın ikrarı olduğu da açıktır. Yani lafı dolandırmadan konuşursak: Mevlânâ, bizim ölçülerimizce büyük bir şair değildir. Çünkü şiirin kendi atmosferinin dışında yollarla kazandığı edinimleri, bu topraklarda kalıcı ve tesirli bir söz söylemenin en sağlam yolu olduğu için, manzum biçimde aktardığı kendi sözleriyle sabittir. Bunu söylerken hazretin ruhaniyetini inciteceğimi sanmıyorum. Zira bizatihi eserinde (Mesnevî) şiiri ve şairliği küçümseyen de kendisidir.
Ancak her şairi değil. Biraz menkıbevi bir rivayet olsa da Mevlânâ’nın Yunus Emre hakkında da şöyle söylediği anlatılır: “İlahi menzillerin hangisine çıktımsa, bu Türkmen kocasının izini önümde buldum. Onu geçemedim.” Mevlânâ bu sözü söylemiş midir yoksa söylememiş midir, yahut velayet açısından Yunus mu üstündür, Mevlânâ mı üstündür?.. Bırakalım bu tartışmayı tasavvuf ehli yapsın. Ancak bu iki zat arasında böyle bir mertebe farkının kesinlikle cari olduğu bir saha varsa o da şiirdir.
Yunus, tam da az evvel Mevlânâ’yı şiirin dışına iterken bahsettiğim problemin antidotu olduğu için büyük şairdir. Onun söylediği şeyler, şiir dışında bir yolla söylenemeyecek sözlerdir. Misalen “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” mısraını “İnsanın dünyada bulunuşu, emniyetli bir diyardan koparılıp tekinsiz ve çıplak bir halde kalması demektir.” şeklinde söylersek görünürde pek de yanlış olmayan bir laf etmiş olsak da sözünü ettiğimiz şiirin yanında tavşanın suyunun suyu bile değildir söylediğimiz.
Meseleyi çeşitlendirmek adına, nispeten (hiç değilse Yunus ve Mevlânâ’ya nazaran) daha çağdaş bir örnek de verelim:

Necip Fazıl’dan aldığım şiir bize ne kadar çok şey söylüyor değil mi? İbret, nasihat, sonsuzluk, ölüm, bilinçötesi, metafizik sahneler ve daha nice sofistike mesele…
Peki ya Oktay Rifat’tan aldığım şiir? Hepi topu şunu söylüyor sanki: Herifin teki, pencereden kafayı çıkarmış, gelen geçeni seyrediyor. Elinde de bir elma, kafasında ise basit bir hayal var: “Belki kapım çalınır, birisi gelir de bu elmayı ona ikram ederim.”
Sözün gidişatına bakınca Necip Fazıl’dan aldığım şiiri övüp Oktay Rifat’ın şiirini yerdiğim anlaşılabilir. Aksine, ben bu iki metinden yalnızca Oktay Rifat’a ait olanın şiir sayılabileceğine inanıyorum.
Zira hiç şüphe yok ki Necip Fazıl o metni yazarken bütün o sofistike alanlara şiirin tamamen dışında bir kavrayışla yanaşıp varmış olduğu yargıları yalnızca formel bir çabayla şiirleştirmiştir (!). Yani aşağı yukarı ne söyleyeceği şiirden çok önce bellidir. Bunu şiirle sağlam bir temas kurmuş herkes fark edebilir; mısraların soğuk tınısından kafiyelerin zorakiliğine kadar her yerinden bellidir.
Oktay Rifat’ın şiiri ise tamamıyla şiirin kendi tınısı içinde kurulmuş bir metindir. Yukarıda ters köşe yapmak için “Bu şiir ne söylüyor?” sorusuna verdiğim cevapta bu yüzden o kadar kolay karikatürize edebildim. Çünkü o şiir bize şiirin dışında hiçbir şey söylemiyor, şiirin dışında bir alana ittiğimizde çabucak buharlaşıyor. Bu da onu şiirin içinde tutuyor.
Örnekler çoğaltılabilir. Ama tam da bu cümleleri yazdığım sırada bu yazının doyum noktasına ulaştığını hissettiğim için, bir sonraki yazıda bu ayrımı daha da netleştireceğimi söylemekle iktifa ediyorum.
Başta söylediklerimi bir nevi tekrar ederek bitireceğim: Şiir, işe yaramaz bir şeydir. Bu vasfı onu, dünyanın tuzaklarını derinleştirmek yolunda kullanışlı bir alet olmaktan muhafaza eder.

