Celal Karatüre’nin “Kâbe’de Hacılar Hu Der Allah” ilahisinin viral olması, son dönemin en çarpıcı kültürel kırılmalarından biri olarak okunmalı. Bir cep telefonu kaydı kısa sürede milyonlara ulaştı. Okullarda zil sesi oldu, sosyal medyada tekrarlandı, siyasi kürsülerde anıldı.
Bu hız, başlı başına uzun bir hikaye anlatıyor. Ancak asıl dikkat çekici olan, yayılımın ardından gelen tepkiler.
Bazı gazeteciler ve yorumcular Nakşi Derviş Celal’in ilahi performansını açık biçimde yerdi. Yılmaz Özdil, bunun ilahi sayılamayacağını söyledi. Özlem Gürses, içine züppe bir muhafazakâr kaçmış gibi geleneğin içinin boşaltıldığını savundu.
Muhafazakar çevrelerden de bazı sesler yükseldi. İtirazların merkezinde estetik yeterlilik, form, derinlik ve gelenek vardı. Sözlü ve yazılı kültürleri takip eden matbu bir zihin iktisadıyla yapıldı bu eleştiriler.
Kayıt merkezli okuma yaptığımızda, tartışmanın estetik düzeyin ötesine geçtiğini görüyoruz. Zira Yengi’yi takip ediyorsanız estetik yargıların belirli bir kayıt rejiminin içinde şekillendiğini biliyorsunuzdur. Daha iyi anlaşılmak adına kendimi tekrar edeceğim.
Sözlü kültürde performans öne çıkar. Yazılı kültürde soyut düşünce bizleri selamlar. Matbu kültürde metin merkezileşir. Hiyerarşik düzen kurumsallaşır. Dijital kayıt rejimine varan bu süreçte icazet, tedrisat, notasyon ve tarihsel referans zinciri değer üretir. Bu zincirin içinde biriken kültürel sermaye, konuşanlara epistemik ayrıcalık sağlar. Yani belirli aktörler yalnızca yorum yapmaz; ölçüt koyma yetkisini de kendilerinde görür.
Bu ayrıcalık tarihsel olarak meşrudur. Fuzûlî’yi doğru okumak, Itrî besteleri ile zevk edinmeyi bilmek, Niyazi Mısrî’nin sözleriyle sarhoş olmak emek ister. Ancak bu ölçütler, bağlamdan bağımsız evrensel hükümler gibi işletildiğinde ortaya bir sorun çıkmaya başlar.
Örneğin sözlü kültürden dijital kültüre uzanan kültürel sermayeye hakim birisi, bugün dijital kültür ile ortaya çıkan sözlü kültür insanını, sosyo-ekonomik avantajları sayesinde nüfuz ettiği kayıt rejimlerinin kümülatif ölçütleriyle tartmaya kalktığında, aslında iki farklı kayıt rejimini tek bir hiyerarşik düzen içinde hizalamaya çalışmış olur.
Dijital dolaşım, hiyerarşik düzeni kırar. Meşruiyet kurumsal icazetten değil, ağ içindeki karşılıktan doğar. Bu değişim kültürel sermayeyi ortadan kaldırmaz; fakat onun tek referans noktası olma konumunu zayıflatır. Epistemik ayrıcalık, algoritmik dolaşımın önünde sınırsız bir otorite kuramaz. Tam da bu noktada bazı eleştiriler sertleşir. Çünkü eski düzenin ölçütleri, yeni dolaşım rejiminde etkisini kaybetmektedir. Bilmiyorum; bilgi sahibi, etki sahibinin neyi olur?
Tüm bunları kelli felli akademisyenlerden, gazetecilerden filan ziyade tespit edebilen Ahmet Mahmut Ünlü oldu. Değerlendirmesinde teknik incelikten çok ihlas ve samimiyet vurgusu yaptı. Bu vurgu, yazılı kültürün derinlik kategorisinden ikincil sözlü kültürün doğallık kategorisine doğru bir geçiştir. Ünlü, estetik mahkemenin diliyle değil, performansın karşılık bulma kapasitesiyle konuştu.
Siyasal aktörlerin refleksi daha pragmatik bir zeminde ilerledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahiplenici dili, Devlet Bahçeli’nin tebriki, viral olan performansın temsil gücünü fark eden bir tutumdu. Çünkü dijital görünürlük siyasal değer üretir. Bu üretim, estetik yargıdan bağımsız işler.
Tabii laik-atak geçirenler de oldu. Kocaeli Derince’de bir okulda zil sesi olarak kullanılması üzerine gelen itirazlar, dini içeriğin kurumsal mekânlara taşınmasına dair kaygıları gündeme getirdi. Alevi velilerin tepkisi, matbu kültürün kurumsal hiyerarşi anlayışına dayanıyordu. Okul, tarafsız bir alan olarak görülmeliydi. Ama Alevi kardeşlerimizin analiz kabiliyeti elbette okullara yahut kamusal alana giren şeyin bir tür “ideoloji” veya salt dini bir tutum olmadığını anlamaya yetmedi[1]Burada Alevi velilerin itirazını yalnızca “dini hassasiyet” olarak okumak eksik kalır. Bu refleksin arkasında daha derin bir kayıt rejimi mantığı vardır. Matbu kültür, ulus-devletin … Continue reading.
Fatih Tezcan’ın “tarikatla özdeşleşme” uyarısı da bu gerilimin başka bir cephesini açtı. Burada mesele estetik değildi; kitlesel karşılığın sınırlandırılması ihtimaliydi. Dijital çağın dolaşım mantığında tarafsız görünürlük geniş kitlelere ulaşmayı kolaylaştırır. Belirli bir toplulukla özdeşleşme, dolaşım alanını daraltabilir. Tezcan, tecrübeli bir medyatik figür olarak Derviş Celal’e deneyimlerini sundu.
Kayıt merkezli okuma, bütün bu aktörlerin farklı rejimlerin içinden konuştuğunu gösteriyor. Özdil ve Gürses matbu kültürün ölçütlerine dayanıyor. Ahmet Mahmut Ünlü geçiş alanında konumlanıyor. Siyasal figürler dijital dolaşımın kitlesel enerjisini hesaba katıyor. Laik hassasiyet taşıyan Aleviler kurumsal hiyerarşiyi savunuyor. Halk ise akışa kapılıyor.
Derviş Celal’in konumu bu yüzden önemlidir. Konservatuvar diploması yoktur. Rafine, ruhların sanatla dolduğu bir tekke ortamında ders almış mıdır bilinmez. Akademik unvanı yoktur. Roman kimliğiyle, mahalle içinden gelen bir hikâyeyle ortaya çıkar. Hiyerarşik düzenin kapılarından geçmeden görünür olur. Bu durum muhafazakârların kültürel sermayesinin azgın bekçileri tarafından sorunlu görülebilir. Dijital dolaşım açısından ise organik karşılık üretir. Ve evet, Derviş Celal yarın yok olacak ve belki de esamesi okunmayacaktır. Umurunda olduğunu düşünmüyorum.
Burada “kültürel sermayenin azgın bekçiliği” dediğimiz şey, eleştiri hakkının kullanılması değildir. Açıkça yanlışlığını ifade ettiğimiz bekçilik, belirli bir tarihsel rejimin ölçütlerini değişen kayıt koşullarında mutlaklaştırmayı içerir.
Derviş Celal örneği, estetik otoritenin yer değiştirdiği bir eşiği göstermiyor. O sadece ortaya çıkma potansiyeli olan bir sese yön veriyor. Yoksa kültürel sermaye varlığını koruyor. Epistemik ayrıcalık hâlâ birilerine konuşma gücü veriyor. Hiyerarşik düzen tümüyle ortadan kalkmış değil. Fakat değer üretme süreci tek kanallı değil artık. Meşruiyet, birden fazla kayıt rejiminin kesişiminde bulunuyor.
Ve şanslı olanların kudurması bana daima keyif vermiştir.
Dipnot
| 1 | Burada Alevi velilerin itirazını yalnızca “dini hassasiyet” olarak okumak eksik kalır. Bu refleksin arkasında daha derin bir kayıt rejimi mantığı vardır. Matbu kültür, ulus-devletin epistemik altyapısını kurmuştur; çünkü matbuat, bilginin aynı biçimde çoğaltılmasını esas alır. Ulusçuluk da benzer bir zihin iktisadıyla işler: tek müfredat, tek eğitim formu, tek tarih anlatısı, tek yurttaş tipi. Alevi, Sünni, Kürt ya da Türk fark etmeksizin herkesin aynı ve değişmez bir formatın ürünü olması beklenir. Oysa “format” kelimesinin kendisi bile matbuat kökenlidir; baskıdan çıkan her nüshanın aynı biçimde olmasını ifade eder. Bu nedenle eğitimde tekçilik, çoğu zaman milliyetçilik kisvesi altında savunulsa da, aslında matbu kültürün homojenleştirici mantığının devamıdır. Farklı toplulukların aynı eğitim kalıbına zorlanması ne Alevilerin ne Kürtlerin ne de Türklerin lehinedir; dolayısıyla burada tartışılan şey yalnızca dini içerik değil, matbu kültürün formatlama alışkanlığıdır. Dolayısıyla matbu zihin iktisadı bağlamında söylenilebilir ki milliyetçilik de alevizm de hem aynı ateşten mustariptir hem de de aynı ateşe tutkundur. |
|---|
Önceki Sonraki