menu Menü
Logo Yengi Mecmua

Sahra-yı muhabbetde o divanelerüz kim

Mecnun-ı melametzede en akilimüzdür



Önceki DÂSİTÂN DER HAKK-I ŞEHÎD ABDULLAH TAHA Sonraki

BİTEVİYE ARAYIŞLARIN HİKÂYESİ: KAYIP FAUST'U BULMAK

Avrupa tarihini her çağda ve her bağlamda yeniden ele almamızın nedeni, onun yalnızca bir milletin ya da coğrafyanın hikâyesini aşan bir mahiyete sahip olmasıdır. Zihinleri meşgul eden asıl soru şudur: “Tüm insanlığa teşmil edilebilecek, gerektiğinde cebirle de olsa ortak bir gelişim çizgisi mümkün müdür, yoksa bu anlatı dar bir insan topluluğunun tecrübesinden mi ibarettir?” Batı denen heyulanın, münferit hadiselerin büyütülmüş bir akisinden ibaret olup olmadığı ya da Avrupalılığın temelleri atılırken kullanılan harcın sürecin kendisini daha baştan bir sapmaya sürükleyip sürüklemediği hâlâ tartışmalıdır. Kuşkusuz bu iki uç varsayım arasında gri alanlar vardır; ne var ki o gri tonların her biri, ister istemez siyaha ya da beyaza biraz daha yakın durur.

Avrupalılığın kıymete medar olduğu tarihsel dönemi, metafizik anlatıları devre dışı bıraktığı vetirelerde aramak daha makul. Tabi bu metafizik anlatıların buharlaşması meselesi de çok parçalı ve tartışmalı olmakla beraber; tartışma götürmez bir husus varsa o da hayatın tüm şubelerine teşmil edilmek yerine yalnızca vicdanlarda sınırlandırılacak olan dini, bir “değer” mesabesine düşürmek. Birey, özgürlük, eşitlik sac ayaklarında yükselen yeni dünyada canavarlaşan sürecin/sistemin, inşa ettiği bireyi yemeye başlaması bilim ve teknik isimli neo-kronos üzerine yeniden düşünmeyi gerektirmiştir. Daha yeni, daha güçlü, daha hür ve daha adil… Her şeyin  “dahası”na meftun bu Aydınlık dönemin felsefesi de varlık telakkisinden ziyade bir meta ideoloji idi. Dış dünyayı anlamada ve tanzim etmede yegane yöntem olarak bilimcilik (scientisme) fikri kendisi ile beraber eleştirisini de büyütmüştür. Romantiklerden, egzistansiyalistlere, hermenötik yöntemcilerden post yapısalcılara dek pek çok felsefi ekol Aydınlanma’nın hem iddialarına hem de eleştirilerine beraber sahip çıkmışlardır. Foucault’nun “iktidar”ı, Deleuze Guattari’nin “makine”si, Agamben’in “istisna hali” krizin farklı tezahürlerinin akisleridir.

Çağdaş filozofların pek çoğunda sanat, bu dünyevileşme ve araçsal akıl iktidarının sağaltıcısı konumundadır. Sanat bir “techne” olarak “gestell”in karşında “aletheia”nın kendisini daha özgür bir açma biçimidir. Sanat bu yönüyle varlığı ve dünyayı daha özgür kılmanın yolu aynı zamanda insani krizlerin şarihidir. Hem iddiaların hem krizlerin cenderesindeki bu tarihsel gerilim Faust anlatısına derc edilir.  Faust’un krizi, basitçe “daha çok bilmek” arzusundan ibaret değildir; bilginin vaat ettiği bütünlüğe ve kesinliğe rağmen

dünyayı anlamanın yetmemesi, hatta bilginin giderek araçsal bir kudrete dönüşmesinin ötesinde maddi bir karşılık ve dünyevi saadet beklentisiyle ilişkilidir. Faust masum bir doktorken dışsal sebeplerle nasıl canavarlaştı ise çağdaş filozofların analizlerindeki kavram şemaları da inşa edilen Avrupalı’nın, kendinde olmayan/kendi dışındaki olgu ve olaylar nedeniyle nasıl krizler ürettiğini teşhis etmek için tanzim edilmiştir. Bu problemlerin yalnızca bir anomi olduğunu yazmak ya da söylemek de Avrupalı özneyi arındırma biçimi değil midir?

Bir sağaltım ve özgürlük menzili olarak addedilen sanatın köklerini mitolojik anlatılarda ve tragedyalarda bulabiliriz. Karanlık ve kaosun hüküm sürdüğü bir vasattan tanrıların kavgasına, maceralarına ve kahramanlık destanlarına uzanan mitolojik hikayelerde oğullarını yiyen babadan miras kalan hakimiyet tehdidi, Zeus’un otoritesi tüm anlatılara sinmiştir zira kahramanların hepsinde mitlerin başındaki yokluk korkusu ve kaosu hakimdir. Zeus ve kardeşleri arasındaki husumetin asli sebebi de güçten düşmenin yok olma durumuyla aynı olmasıdır çünkü hikayenin başı mutlak varlığa değil kaos ve karanlığa dayanır. Dramaturjik anlatılarda da baştaki kaos sonda nihilist bir kırılmaya dönüşür. Giriş, gelişme ve sonuçtan müteşekkil tragedyada minnetsiz, müstağni bir tavırla ortaya çıkan kahraman varlığının temelinin hiçlik olduğunu anlayarak ve sadece kendi hükmünü icra etmek için onu kullanan tanrıların bir tasdik kurbanı olur. Kahraman daima kırgındır tıpkı sürekli yeninin daha yeninin ve en yeninin peşindeki sanatçı gibi. Şehrin ötekileştirici tavrı ve havası onu tükenmeyen bir içe dönüşe iter. Sanatçı yabancı ve ötekidir kendi içinde marjinal ve uygunsuzdur. Sanatını da bu ötekilikten devşirir. Bu terk edilmiş ve yaban sanatçıdan ümit, kurtuluş ve hakikate dair bir ışık görünemez zira Hegel’in sisteminde yer verdiği gibi hakikat ancak nihai safhada kendini tam anlamıyla açacaktır.

Kırgın, küskün ve yaban Faust; edebiyatın, sanatın, kültürel çalışmaların, felsefenin konusu olarak pek çok kez ele alındı. Avrupalı özne olarak addedilen Faust Mefistofeles’in çeldirmeleri nedeniyle yani ikincil bir varlığın müdahalesiyle yoldan çıkar. Halbuki Faust ve Mefistofeles iki ayrı varlık değil tek bir varlığın iki cüzü gibidir zira içinden çıktığı kaos ve karanlığa geri dönmek istemeyen Faust/Avrupalı özne Mefistofeles’i daima yanında getirir ve gezdirir. Bugün dünyadaki kıyım ve zulüm Faust’un bizzat Mefistofeles tavrının getirisidir. Mefistofeles öteki değil Faust’un kendisidir.

Uluslararası müdahaleler de bu gerilimden azade değildir. Habermas’ın bir diktatörü devirmek adına ittifak güçlerine verdiği destek, vebayı durdurmak için Mefistofeles’le el sıkışan Faust’un başka bir tezahürüdür. Faust bir yüz ise, Mefistofeles daima o yüzün yönüdür. Siyasal kamplar arasında bu yüz ve yönlerden biri ötekine baskın çıkabilir; sanat, mit ve kültür zaman zaman bu dengeyi sarsan bir çığlık üretebilir. Ne var ki kaosa mahkûm olma ve yok olma korkusu, çoğu kez öldürme ve kıyma arzusuna tahvil olur. Ruh, satışa çıkarılmadan çok önce el değiştirmiştir bile.

Ebubekir Çağlar Faust


Önceki Sonraki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İptal Yorum gönder

keyboard_arrow_up