menu Menü
Logo Yengi Mecmua

Sahra-yı muhabbetde o divanelerüz kim

Mecnun-ı melametzede en akilimüzdür



BİZ GERÇEĞİZ Önceki VASATİZM GÖMLEĞİNİ HALKA GİYDİRMEK Sonraki

ÜSKÜDAR'I KAYBETMEK

Caddede yürürken izbe bir kapıdan içeri giriyorum. Beni esrarengiz bir bahçe karşılıyor. Kendi içinde bir dünya. Çoğunuzun bildiği Abbara’dan bahsediyorum. Masaya oturdum. Şimdilerde çok daha sakin olan bu mekânda, çayın kaç lira olduğuna bakıp sinirimi bozmadan, kalbim kimsenin dile getiremediği ayan bir gerçeği söylemenin heyecanı ve korkusu ile çarparken bu başlığı attım.

Geçtiğimiz günlerde Muhammed Ali Tırınk’ın kaleme aldığı “Üsküdar’ı Niçin Seviyoruz” başlıklı yazı SineQuaNon sitesinde yayınlandı (yakın bir tarihte domain adresini fayrap olarak değiştirmiş). Canı sıkıldı mı içi daraldı mı Üsküdar’a çıkası geliyor insanın diye başlıyor ve Üsküdar’dan bahsediyor yazı. Üsküdar, memleketim. Ondan bahseden sohbetleri dinlemek, akşamları sokaklarında yürümek, camilerini, çeşmelerini keşfetmek ne kadar sevindiriyor beni. Buralıyım diyebiliyorum, tarihine ait hissediyorum, insanına aşina. Yazı da bu huzur kıskacına alıyor beni. Ama bu işte bir gariplik var.

Üsküdar’dan bahsederken tespitler yapmaya başlıyor. Fatih Türk-Müslüman çehresini kaybetmiş ancak Üsküdar bugünkü Müslüman-Türk cemiyetini yansıtıyormuş. Fatih kendini İslamlık ve coğrafya paydasında buluşsak da ulus-devletin doğası gereği zaman içinde çok ayrı düştüğümüz, farklılaştığımız, yabancılaştığımız Arap-Mülteci kimliğine, yani Şam Müslümanlığına terk etmiş, Fatih sokaklarında Türkçe işitiyor olmak bile şükür vesilesiymiş. Hem bir de yazar İslamcılık tabirinden şahsen müthiş irite oluyormuş. Bu tespitler ve yaklaşım karşısında bende bir “hadi oradan sen de” tepkisi oluşmadı değil. Fakat bu tepkiden ziyade yazıyı okuyunca zihnimde uzun süredir dağınık vaziyette olan düşünceler biraz daha toplu hale geldi. Aslında beni rahatsız eden bir his, kaybetmenin üzüntüsü, bu yazıyı okumakla zuhur etti.

Geçtiğimiz ay Türkiye belki de tarihinin dönüm noktası olan bir seçime girdi. Seçim sonuçları pek çok yerde beklentilerin dışında sonuçlandı ancak İstanbul’da yaşayanları şaşırtan seçim bölgesi muhtemelen Üsküdar olmuştur. 28 Mayıs’ta Üsküdar’dan Erdoğan’a çıkan oy 165 bin 781 iken Kılıçdaroğlu’na çıkan oy 186 bin 362. 2018’de Erdoğan 170 bin 868 oy almıştı. Parti sonuçlarına baktığımızda ise 2015’de Ak Parti 166 bin 940, CHP 109 bin 054; 2018’de AK Parti 147 bin 853 CHP 103 bin 392 (Bu seçim İyi Parti ve HDP’nin de seçimlere katıldığını ve yaklaşık 30’ar bin oy aldıkları göz önünde bulundurulmalı); 2023’de ise AK Parti 128 bin 908, CHP 116 bin 695 oy almış durumda. Geçtiğimiz seçimden bu seçimde en çok oyu azalan partiler ise AK Parti ve HDP (yeni adıyla YSP). Üsküdar’da bu seçimde 402 bin 518 seçmen vardı. Geçtiğimiz seçim 400 bin 677, 2014’te ise 394 bin 066 (2015 verisine ulaşamadığım için en yakın seçime ilişkin veriyi not ettim) seçmen varmış. Yani Üsküdar görece nüfusu sabit kalan ancak bir o kadar da siyasi tercihleri yahut insanı değişen bir ilçe. İşte burada yazıya başlıyoruz.

Çocukluğumun geçtiği Sultantepe mahallesinde abartısız binaların yarısı yıkıldı ve üstüne 1-2 kat çıkarak yeni, manzaralı, lüks daireler inşa edildi. Şimdi sokaklarında yürürken tandık mahalle sakinlerine daha az rastlıyorum. Pek çok öğrenci için Üsküdar’da oturmak 2014-15’de bir ortalama iken bugün bir lüks. İnsan sayısı artmıyor ama sürekli yeni binalar yapılıyor ve tanıdıklar Üsküdar’ı terk ediyor. Bunda Üsküdar’ın ulaşım üssü haline gelmesinin de bir etkisi var. Eskiden yani sahildeki lunapark henüz kaldırılmadan ve metro Anadolu yakasına uğramadan önce Üsküdar biraz daha az insanın yaşadığı ama sakin-huzurlu bir yerdi. Bahsettiğim inşaatlar, metrolar ve Marmaray ile birlikte burası; İstanbul’da yaşayan insanların hatırı sayılır bir kısmının uğrak mekânı haline geldi. Hal böyle olunca sokaklar kalabalıklaştı, hizmet sektörü canlandı. Kafeler, lokantalar vesaire derken çarşı bir curcunaya döndü. Bu hızlı değişimin getirdiği inorganik ve köksüz durumu bir kenarda tutalım şimdilik ve ekonomik koşulları konuşalım.

İnsan yaşadığı yerde bir yaşama kültürü de üretir. Manavı olur, fırını, kasabı. Haftada birkaç kez uğradığı lokanta olur belki, lafladığı çaycısı. Komşuları olur, selamlaştıkları olur. Bu yaşam kültürü her yeni gelenin eklemlendiği ama şehrin özüne, toprağına karışmış bir halde var olan bir şeydir. Proje şehirler, yapma mahalleler hariç bu böyledir. Hikayeler, diziler hep mahallelerde, sokaklarda geçer; hiçbiri sitelerde geçmez. Sitelerde gerçek bir hayat yoktur çünkü.

Bahsettiğim hayat denklemi her zaman aynı sakinliği ile devam etmez. Mesela verdiğin kiranın bir yılda 3 katına çıkması, ev sahibinin seni yollayıp yerine 4-5 kat fazla kira alabileceği bir kiracı yerleştirmesi, kentsel dönüşüme giren apartmandan çıkınca ancak şehrin bir ucunda en iyi ihtimalle Çekmeköy taraflarında bir ev bulunabilmesi, haftada bir yemek yediğin yerde artık ayda yılda bir yemek yiyebilmen yahut çaycının çaya 10 lira fiyat çekmesi. Evet Türkiye’de alım gücü düşüyor ve hayat çoğu insan için zor bir hal alıyor. Ancak Üsküdar’da hayat daha da zorlaşıyor. Her gün yüzbinlerce insanın gelip geçtiği sokaklardan her ay 3-5 aile sessiz sakin taşınıyor. Evden çıkarılıyorlar veya evleri yıkılıyor. Belki de bir daha buraya gelemeyecekler.

Şimdi de bir kenara aldığımız inorganik, köksüz duruma geri dönelim. Palmiye’ye ilk indiğimde 12-13 yaşlarındaydım. Ortada büyükçe bir palmiye, etrafında onlarca tabure. Gerçekten etkilendiğimi hatırlıyorum. Sonra sanatçıların uğrak mekânı Ahenk, benim için lisenin ilk yılları ve edebiyat sohbetleri ile özdeşleşmiş Demlik, çayında ayrı bir lezzet olan eski Kemah, Trabzonsporlu dayıların maç izleme mekânı Bera. Bu mekanlar ya kapandı ya taşındı. Her mekânın simaları vardı, yavaş yavaş onlar da kayboldu.

Hikâye biraz da bu dönemde değişmeye başladı diyebiliriz. Instagram’ın hayatımızdaki etkisini ve Marmaray’ı ıskalamamak gerekiyor. Üsküdar’da yıkılan yerleri ve yeni kurulan meydanları, sokakları da. Gerçekle sahteyi, organikle yapayı, tarih ile konsepti ayırt etmemiz gerekiyor. Ancak bunu yapmaya fırsatımız yok. Evlere kapanarak uzun bir dönem geçirdikten sonra eski yüzlere bu kadar az rastlamak, şehrin değişen çehresinin yüzüne çarpması ve sokaklardaki kalabalık. Gülüşen, harcayan, ağlayan ama sürekli koşuşturan insanlar.

Burada diğer yazıda da lafı geçen Üsküdar İslamcısı, Fatih İslamcısı zıtlığı karşımıza çıkıyor. Pek katıldığım bir kıyas olmamakla beraber bununla işaret edilen şeyin kabaca bir yaşam kültürü olduğunu söyleyebilirim. İlk muhafazakâr konsept kafeler Fatih’te, Atpazarı’nda açıldı ancak bu maya Üsküdar’da tuttu mesela. Bu konuyu belki farklı bir yazıda ele almak gerekir ancak şunu söyleyebilirim ki Fatih içine Sultanahmet’i de, Laleliyi de, Balat’ı da alan bir ilçe. 1-2 mahallesindeki etnik yoğunluk üzerinden mevzuyu ele almak isabetsiz olacaktır. Zaten ilgili kıyaslamada Fatih derken kastedilen yer Türbe Kapı’dan İtfaiye’ye uzanan küçük bir bölgedir.

Bu yazının konusu Fatih-Üsküdar diyalektiği değil. Bu konuşulacaksa öncelikle kadının sosyal hayatta edindiği yeni konumdan da bahsetmemiz gerekiyor biraz da. Oralara girersem yazı anlamsız bir şekilde uzar. Hem bu konuda net bir fikrim yahut kesin tezlerim yok. Hayat akıp gidiyor ve nasıl olması gerektiği sorusunda takılı kalıp ne olduğunu kaçırıyoruz. Aslında Üsküdar konusunda da keskin tezlere sahip değildim. Ancak o içimi gıcık eden, eski bir dostla aranın açıldığını hissetmeye benzer bir his beni bu yazıyı yazmaya sevk etti.

Üsküdar’ı kaybettik. Günde binlerce insanı ağırlayan bu caddeler, memleketi bu sokaklar olan insanların barınmasına izin vermiyor artık. Sahici muhabbetler yerini turistik konsept mekanlara terk ediyor. Gelişim, değişim yahut yenilik karşıtı olduğum düşünülmesin. Ancak yatırım yaparken, rant üretirken sonuçları belli ki çok da iyi hesaplanmamış. Binilen dal kesilmiş.

avcı ensar fatih kaybetmek rant üsküdar


Önceki Sonraki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İptal Yorum gönder

  1. çok keyifli bir yazı. üsküdar’ı zerre sevmiyor olduğum için daha bir iştahlı okudum. sanırım herkes bir kere de olsa mahallesini yazmalı.

    yazıda da bahsedildiği gibi üsküdar’da yaşamanın gün geçtikçe zorlaşması yine yazıda bahsedilen akp’nin oy kaybetmesi meselesine ön ayak oluyor kanaatindeyim. yazarın bu aşikar bağlantıyı kurmamasından rahatsız oldum. kaçtı mı? yoksa yeteri kadar aşikar olmayan bir şeye tarafgir mi bakıyorum? bilmiyorum.

    bir diğer mesele, üsküdar’lı olarak üsküdar’ın islamcı kültürünü fatih’inkine nazaren daha oturmuş olarak görmek pek tabii mümkün, ama bu bağlamda yazardan “kendi mahallem diye övmüyorum”u açımlayarak daha derinden problemi kurmasını bekledim. aksi halde, “ben buralıyım elbette burası daha güzel” gibi yavan bir yapı çıkıyor.

    kadının sosyal hayatta edindiği konum meselesini bir başka yazıda yazmasını çok isterdim, bu ne demek, neden bu meseleyi etkiliyor fazlasıyla ilgi çekici.

    yazının ele aldığı mesele itibarıyla yazılmış muadil bir metne selam vererek başlaması çok güzel olmuş. komşuya gidip bir de orada çay içercesine diğer metne bakma ihtiyacı hissettim. bu bağlamda kesem dolu ayrıldım.

    inorganik yapı kısmını açımlarken sahildeki rant kavgalarını, çete işletmecileri ele almasını bekledim. belki yine bağlama davet edilmeyecek bir mesele olabilir ama, sosyokültürel yapının bir parametresi olarak üsküdar rantları fazlasıyla ömemli bana kalırsa.

    muhammed ali tırınk’ın ve ensar’ın üsküdar’ı meseleleştirmesi benim de üsküdar’dan neden haz etmediğim konusunda yazmaya teşvik etti. hatta cüretkar bir tabirle tetikledi. yazı tetikliyorsa vardır diyelim.

    selamlar.

  2. Kadıköyden hiç hoşlanmazdım o kalabalık, koşuşturma, curcuna beni rahatsız ederdi. Şimdi Üsküdar öyle. Eskiden bir o kadar sakin, huzurluydu. Hadi binaları geçtim. Sultantepe’de korumuz vardı o gitti be. Çeşmenin orada buluşurduk. Haftada bir iki gün Kızkulesine açılırdık. Meydan düzenlemesi sonrası bir kere gittim. Dedim: ben neredeyim. Gitmiyorum artık. Akşamları dostlarla çayın fiyatını düşünmeden hesapsız içerdik çayları. Cebimizdeki bozukluklarla bir kır pidesi atıştırır yola devam ederdik. Kanaat Lokantasında kredi kartı geçmez nakitle gelene kanaat ederdi düne kadar. Daralınca atlar bir motora Beşiktaş’tan U dönüşü yapardık. Sahilde olta atar nasip aradık. E eskisi gibi olmaz ama halen semt kültürü, esnafla muhabbet, komşu bilirliğimiz var lakin vakit azalıyor gibi. Ev sahibinden mi darbe yeriz, kentsel dönüşüme mi gireriz… vakit gelir elbet biz de gideriz…

keyboard_arrow_up