Önsöz
Uzun zamandır yazmıyordum; bir X paylaşımınca harekete geçirildim. Söz konusu paylaşım Musa Günerigök’e ait idi. Şöyle diyordu Günerigök: “islamcılar gitti, yerine birlerine şerhler ve şarihler fırlatan ‘medrese-biçimliler’le, ortasınıf zevklerini içselleştirmişlerin zikir halkaları geldi. nurettin tekkesi sokakla çarşamba arasında bir yerdeyiz; bir de akademikler var.” Ulan dedim, bunca yoğunluğun arasında denk geldiğimiz doğru söze bak, bir de bizi anlatıyor. Sonra düşündüm ve yazmaya karar verdim. Bu sebeple birazdan Türkiye’de İslamcılık ideolojisinin matbaa teknolojisinin sağladığı epistemolojik zemin üzerinde modern bir “metin dini” projesi olarak nasıl yükseldiğini ve günümüzde dijital medyanın getirdiği “ikincil sözlü kültür” ortamında nasıl çözülerek yerini daha duyusal, ritüelistik ve cemaatçi (neo-tarikat) yapılara bıraktığını inceleyeceğim. Bakalım matbuatın doğurduğu İslamcılığın “okuyan, rasyonel özne”sinden, dijital çağın “takipçi ve katılımcı mürit”ine geçiş süreci nasıl bir yol izlemiş?
Matbaanın Rasyonel Mü’mini
Biliyorsunuz, daha önce de yazdık; insan bilinci ve toplumsal örgütlenme biçimleri, bilginin kaydedildiği ve aktarıldığı teknolojilerden bağımsız düşünülemez. Walter Ong’un belirttiği üzere yazı, insan bilincini yeniden yapılandıran bir teknolojidir; sözü mekâna hapseder, düşünceyi analitik ve çizgisel bir hale getirir. Matbaa ise bu süreci hızlandırarak “tipografik insan”ı doğurur. Marshall McLuhan’a göre matbaa, bireyselliği, milliyetçiliği ve rasyonel düşünceyi mümkün kılan bir “görsel homojenleşme” aracıdır. Bu teorik çerçeveden bakıldığında, modern bir ideoloji olarak İslamcılığın (tıpkı diğer ideolojiler gibi) Türkiye’deki serüveni, matbaanın yükselişi ve yerini dijital medyanın akışkanlığına bırakmasıyla doğrudan ilişkilidir.
İslamcılık, özü itibarıyla modern bir olgudur ve teşekkülü matbaa kapitalizminin İslam dünyasına girişiyle eşzamanlıdır. Geleneksel İslam toplumlarında bilgi, hoca-talebe ilişkisine (isnad) dayalı, sözlü ve kişisel bir otorite zinciriyle aktarılırdı. Ancak matbaa, bu “kişisel” otoriteyi kırarak bilgiyi nesneleştirmiş ve metni merkeze almıştır. Nurculuk üzerinden bu meseleyi tartışarak nurculukla birlikte halefin, şeyhin “kitapları” olabileceği bir paradigmanın doğduğunu ve abilik müessesi üzerinden bunun devam ettirildiğini aktarmıştım. Ancak tabii matbaa şeyhi/önderi doğrudan devreden çıkaran bir itikat zemini de oluşturdu.
Francis Robinson’ın “İslami Protestanlık” olarak adlandırdığı bu süreçte, matbaa sayesinde Kur’an ve hadis metinlerine doğrudan erişim sağlayan Müslümanlar, aracıları (şeyhleri/ulemayı) devreden çıkararak “kendi kendine öğrenen” ve “kendi inancını inşa eden” bireylere dönüştü.
Bu süreç, Türkiye’de ve İslam dünyasında Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi reformistlerin el-Menâr ve el-Urvetü’l-Vüskâ gibi dergilerle başlattığı akımla paralellik gösteriyor. Bu yayınlar, İslam’ı bir “inanç ve ritüel bütünü” olmaktan çıkarıp, modern dünyaya cevap verebilecek rasyonel bir “ideoloji” ve “medeniyet projesi” olarak yeniden kurgulamışlardı. Türkiye’de ise Mehmet Akif ve Eşref Edip’in öncülüğündeki Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergileri, bu matbu İslamcılığın en güçlü temsilcileri olmuştu. Bu dergiler akılcı ve birleştirici (İttihad-ı İslam) bir “okur cemaati” (imagined community) yaratmayı hedefliyorlardı.
Matbaa, metni sabitleyerek (typographical fixity) İslamcılığın bir “dava” ve “manifesto” dili oluşturmasına imkân tanıdı. Bu dönemde İslamcılık, “kitaba” (matbu esere) dayalı, entelektüel ve modernist bir karaktere sahipti.
Dijital Dönüşüm ya da “Takipçilerin” Dönüşü
Günümüzde ise matbaanın kurduğu bu rasyonel ve metin merkezli yapı, dijital teknolojilerin etkisiyle çözülüyor. Çeşitli cami cemaatlerinin, tekkelerin ve diğer dini/tüzel kişilerin sosyal medya hesaplarındaki ayin içerikleri, tepkisel insanın cebinde dolaşıyor artık. McLuhan’ın öngördüğü gibi elektronik çağ (ve ardından gelen dijital çağ), insanlığı “Gutenberg Galaksisi”nin görsel ve bireysel dünyasından çıkarıp, işitsel ve dokunsal duyuların yeniden aktif olduğu “küresel bir köye” dönüştürüyor. Bu yeni evre, Walter Ong’un “ikincil sözlü kültür” (secondary orality) olarak tanımladığı durumdur. İkincil sözlü kültür, tıpkı birincil sözlü kültürlerde olduğu gibi, “katılımcı gizemi”, “topluluk duygusunu” ve “şimdiye odaklanmayı (dem bu demdir) teşvik ediyor.
Türkiye’de klasik İslamcılığın sönümlenip neo-tarikat yapılarının güçlenmesi, bu teknolojik değişimin bir sonucudur. Dijital medya (sosyal medya, YouTube, WhatsApp grupları), “okuyan ve düşünen” birey yerine, “izleyen, dinleyen, tepki veren ve paylaşan” kitleleri öne çıkarıyor. Ong’un “verbomotor” (söz ve hareketle eyleyen) olarak tanımladığı kültürlerde, nesnelere veya soyut metinlere değil, kelimelere ve insan etkileşimine dayalı bir eylem biçimi esas olarak kabul ediliyor.
Bugün yükselen yeni dini hareketler ve tarikatlar, İslamcılığın talep ettiği soyut “proje” ve “devlet nizamı” yerine; görsel şölenler, ilahiler, zikir videoları ve karizmatik liderlerin (şeyhlerin) “sesi” ve “görüntüsü” üzerinden kurulan anlık duygusal tatminleri sunuyor. Bu durum, metnin otoritesinin yerini “imajın” ve “performansın” alması ile ilişkili. Dijital ağlar bu süreci zirveye taşırken; ideolojik tutarlılık yerini “akış”ın (stream) hızına ve “etkileşim”in hazzına bırakıyor.
İdeolojik Kamplardan Ritüelistik Kabilelere
Benedict Anderson’ın ifade ettiği gibi matbaa kapitalizmi, ulusları ve modern ideolojileri “hayal edilmiş cemaatler” olarak inşa ediyordu. İslamcılık da tıpkı diğer ideolojiler gibi bu bağlamda matbaanın yarattığı bir hayaldi. Rasyonel, metne dayalı ve evrenselciydi. Ancak dijital çağ, bu geniş ve soyut hayali parçalayarak yerine daha küçük, içine kapalı, duyusal ve reaktif “dijital kabileler” (neo-tarikatlar) getirdi. Peki bu durumda, dijital algoritmaları cezbeden kabilelerle nasıl bir düzen inşa edilebilir? Galiba dijital imparatorluklar ile… Yani kabileleşme, akla ilk geldiği gibi daralmaya değil, genişlemeye imkan sağlayacak gibi görünüyor. Türkiye’de büyük taban bulan tarikatların parçalanmasının birçok insanı üzdüğünü ve ya endişelendirdiğini bilsem de bu parçalanma esnasında dağılan bazı parçacıkların rahmet tohumları olarak serpildiğine inanıyorum.
Klasik İslamcılığın “kitap fuarı aydınları”nın okurları, yerini YouTube vaazlarını izleyip altına yorum yazan, canlı yayın uygulamalarından “önder” ile anlık iletişim kuran “müride” bırakıyor. Ancak yeniden kurgulanan bu mürit ve mürşit arasındaki ilişki, algoritmanın da desteğiyle bina edildiği için hâlâ tartışma konusu. Bu dönüşüm, İslamcılığın entelektüel bir yenilgisinden ziyade, hâkim iletişim teknolojisinin (medyanın) değişmesinin kaçınılmaz bir sonucu. Dijital araçlar, İslamcılığın “mesajını” (sistematik ideolojisini) taşıyamıyor, bunun yerine kendi doğasına uygun olan parçalı, görsel ve duygusal dini formları (tarikatlaşmayı) yeniden üretiyor.
Yazıya son vermeden bir parantez açmak istiyorum. Fark etmişsinizdir; bu yazıda İslamcılığı söz konusu ederken ara ara “diğer ideolojiler gibi” şeklinde ifadeler kullandım. İslamcılar, ideolojilerin/matbuatın paradigması sönümlenirken kendileri için gelenekte güvenli bir liman bulabildiler ve bu limana yanaşmaktalar. Diğer ideolojilerin kalıntılarının bu hususta ne yapacağı ise tartışma konusu. Üstelik onların İslamcılar gibi akacakları doğal bir yatağı da yok.
Tabii, tüm bunları bir de neoliberal politikalar, Türkiye’de sermaye dengelerinin değişimi, İslamcılığın toplumsal vaatlerini tüketmesi filan gibi konularla birlikte düşünmek gerekiyor. Bunu zaten yapıyorlar diye hiç tekrara düşmeyeyim dedim.